Ali Cafer ÇAĞATAY

İstanbul 1899 - 25.04.1991

 

1991 yılında vefat eden Fenerbahçe'nin efsane ismi Ali Cafer Çağatay, yüzlerce ismin geçtiği sarı lacivertli kulüpte hâlâ dillerde... Bugünün futboluna bakarsak, her iki ayağını da aynı beceriyle kullanan kaç futbolcu var ? Kaç futbolcu hem güzel sanatların birçok dalıyla uğraşmış, hem yüksek tahsilini tamamlamış, hem de yıllarca sahalarda başarıyla top koşturmuştur.

 

Fenerbahçe tarihinin bu haftaki konuk ismi Ali Cafer Çağatay. Gerçek bir efsane. Mütareke ve işgal yıllarında işgal ordularının takımlarını ardarda perişan eden ve 1922-1923 sezonunda 58 gol atıp, hiç gol yemeden şampiyon olmak gibi dünya lig maçları tarihinde bugüne kadar eşi görülmemiş bir başarının sahibi olan kadronun vazgeçilmez ismi...

 

İşte kızı Altan hanım'ın ağzından Cafer Çağatay...

 

1899 yılında ünlü bestecilerimizden Ali Rıfat Çağatay ve Sare hanımın oğlu olarak İstanbul'da doğdu. Saint-Joseph Lisesi'ni ve İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'ni bitirdi. Saint-Joseph'te talebe iken Fenerbahçe'de futbola başladı. Fenerbahçe'nin ikinci ve üçüncü takımlarında oynadıktan sonra enerjik ve mücadeleci futbolu ile dikkati çekti ve birinci takıma yükseldi. Her iki ayağını da kullanan zamanının en iyi müdafaa oyuncularındandı. 1921 yılında Galatasaray'ın Avrupa turnesine davet edildi. Bu nedenle Türk Milli Futbol Takımı'nın Romanya'ya karşı oynadığı ilk maçta sol bek mevkiinde yer aldı. 1924'te Milli Takım'ın Paris olimpiyat kadrosuna seçildi. Sert oyun stilinden dolayı Fransız basınında adından çok bahsedildi ve O'na "Brute accompli" (Su katılmamış kasap) lâkabı takıldı. Milli Takım'ın Kuzey Avrupa ülkelerinde yaptığı bütün maçlarda büyük başarı gösterdi. 7 kez milli oldu ve 106 kere de Fenerbahçe forması giydi. 1928 yılı başında futbolu bıraktıktan sonra, bir müddet için Trabzon'a giden ve orada bir eczane açan Çağatay, Avni Aker ile beraber Trabzon'da sporun yayılması ve gelişmesi için uğraş verdi. Trabzon-Rize arası yapılan bisiklet yarışlarına katıldı. Uzun yıllar hakem hocalığı ve Fenerbahçe Spor Kulübü'nde yöneticilik yaptı.


12 Ocak 1923 günü oynanan ve Fenerbahçe'nin 5-0 kazandığı Süleymaniye lig maçı öncesi,
Cafer Çağatay Fenerbahçe'li takım arkadaşları ve Süleymaniye'li oyuncularla birarada...

 

Güzel sanatlara olan merakından daha önce bahsetmiştik. Üniversite yıllarında Yıldız Sarayı Porselen Fabrikası'nda seramik çalışmaları yaptı. Klasik müzikte viyolonsel ve piyano, alaturka müzikte de kemence çalardı. Trabzon Türk Ocağı'nda Atatürk'e ve Iran Şahı'na konserler verdi. 1931 yılında istanbul'a döndükten sonra mesleki başarılarının yanında müzik çalışmalarına da devam etti. istanbul Senfoni Orkestrasının çekirdeği olan Kadıköy Halkevi Klasik Müzik Orkestrası'nda yıllarca viyolonsel çaldı. Münir Şahin Beyle beraber Türkiye'de sakarini imal edip piyasaya süren ilk eczacı Cafer Çağatay'dır.

 

İstiklal marşımızın 1930 yılına kadar çalınan şekliyle ilk bestecisi Cafer Çağatay'ın babası Ali Rıfat Çağatay'dır, iste bu konuda Altan hanımdan dinlediğimiz çok entresan bir anı:
"Lodz şehrinde Polonya'ya 2-1 mağlup olduğumuz maçın seremonisinde Polonyalıların elinde milli marşımızın notalarının olmadığı anlaşılıyor. Babamın milli marşımızın bestecisi Ali Rıfat Çağatay'ın oğlu olduğunu öğrenen Polonyalı bando şefi babama milli marsımızı piyano ile çalıp çalamayacağını soruyor. Babam çalarım deyince eline kalem kağıt alıyor ve piyanodan çıkan sesleri notalara döküyor. Böylece de milli marsımızın çalınması mümkün oluyor."


Cafer Çağatay, Trabzon'da bulunduğu yıllarda Avni Aker ile birlikte...

"Babam Fenerbahçe sevgi ve ruhunu çocuklarına ve torunlarına miras bırakarak 25 Nisan 1991de hayata veda etti. Kendisini rahmet ve saygıyla anıyoruz."

Fenerbahçe futbol takımında 8 kez milli forma giymiş ve bunu Fenerbahçe'nin altın yıllarında gerçekleştirmiş emektar bir futbolcu. Türkiye'de Sakarin'i Münir Şahin beyle ilk kez ortaya çıkartan bir eski eczacı, bir müzisyen ve bir Saint-Joseph'li ile birlikteyiz. Cafer Çağatay 1899 doğumlu, yani bugün tam 92 yaşında. 1924 yılında "Gülcemal vapörü" ile eczanesini İstanbul'dan Trabzon'a nakleden Çağatay, 1931 yılına kadar orada eczacılık yapmış. Futbolu bıraktıktan sonra müzik çalışmalarına ağırlık veren Çağatay, Kadıköy ve Eminönü halkevlerinde konserler vermiş.

Duvarları şiltlerle, plaketlerle dolu odasında, en yaşlı Fenerbahçeli sıfatını ve bilmiyoruz, belki de en yaşlı Saint-Joseph'li sıfatını taşıyan Cafer Çağatay'ı ziyaret ediyoruz. Bir bek çevikliğiyle yerinden fırlayarak bize oturmamız için yer gösteriyor. Karşımızda muzip görünüşlü, 92'lik bir ihtiyar delikanlı var.

 

Gözlerimiz konsolun üzerinde sıra sıra duran plaketlerin üzerinde dolaşırken (FB kulübü 75. yıl, Unutulmaz sporcu Cafer'e Beden Ter. Böl. Md. 55. yıl hatırası, İst. Ecz. Odası 50. yıl meslek hatırası, TSYD milli formanın 55. yılı) söyleşimize başlıyoruz:

 

Sayın Çağatay, fenerbahçe futbol takımının hiç yenilmeden şampiyon olduğu bir dönemde, milli mücadele yıllarında top koşturdunuz. Bize futbolculuk yaşantınızdan söz eder misiniz ?

Arz edeyim efendim. Ben, Fenerbahçe futbol takımının birçok güçlü rakibi dize getirdiği bir devirde oynamış şanslı futbolculardanım. Aslında, futbola Fenerbahçe genç takımında başladım, bir süre Altınordu Kulübü'nde oynadıktan sonra Fenerbahçe'ye geçtim. Bizim devrimizde Fenerbahçe gerçekten de çok kuvvetli bir kadroya sahipti. Zeki Rıza Sporel'ler, Alaaddin Baydar'lar, Nedim Kaleci'ler... Büyük sükse yaptığımız altın bir çağ yaşadık. Düşünebiliyor musunuz, İstiklal Harbi senelerinde, 1922'de, İşgal Kuvvetleri takımını 1-0 yendiğimizde, ölüm-kalım mücadelesi veren milletimiz için büyük bir moral takviye olmuştu bu. Fenerbahçe, malumunuz, istiklal Harbi'nde orduya silah kaçıran ve bu uğurda düşman işgaline hedef olan yegâne kulüptü. O yıllar bizim için hakikaten zaferlerle doludur. Fenerbahçe 1922-1923 futbol sezonunda hiç gol yemeden şampiyon oldu. 6-1'lik Aydınspor hezimetinden sonra sahalara dönsem mi acaba diye düşündüm...

Duvarda, isminizin yazılı olduğu bir diploma görüyorum. Sanırım, 1924 Paris Olimpiyatları'na katıldığınız için verildi bu diploma.

 

Evet, öyle. 1924 senesinin bir Mayıs günü bir fransız şilebiyle Marsilya istikametine doğru hareket ettik. Antrenörümüz iskoçyalı bir ecnebi olan Billi Hanter idi. 25 Mayıs'ta Paris'in Village Olyimpique'inde çeklerle karşılaştır. Kuvvetli çekler karşısında ne yazık ki kurtulamadık. Ancak fedakarane ve cansiperane uyunumuz sayesinde, seyircilerden bayağı alkış aldığımızı hatırlıyorum.
Milli takımımız Paris'ten sonra şimal memleketlerine turneye çıktı. 9 maç oynadık. 3'ünde galip geldik. Belçika ve Almanya'dan sonra İsveç'e ve Finlandiya'ya gittik. Estonya'yı 4-2, Litvanya'yı ise 3-1 mağlup ettik. Bütün bu müsabakalarda belki galibiyetten çok mağlubiyet aldık ama Paris Olimpiyatları - ki, katıldığımız ilk olimpiyat oyunlarıydı - futbol sahasında bazı başarılara eriştiğimiz oyunlar oldu. Bu bakımdan büyük önemi var.

 

Futboldan para kazanabildiniz mi ?

Evet, kazandım. 50 lira kazandım! Paris Olimpiyatları' na gönderirlerken, bana bütün verdikleri para sadece 50 liraydı. Şimdinin astronomik rakamlarıyla karşılaştırıldığında çok gülünç kalıyor. Ama bizim zamanımızda, futbol zaten amatör ruhla oynanıyordu.

Sayın Cafer Çağatay, şimdi de isıerseniz, biraz müzik yaşantınızdan söz edelim. Ünlü besteci ali Rıfat Çağatay'ı bize biraz anlatır misiniz ?

Memnuniyetle. Efendim, merhum pederim eskilerin rind meşrep tabir ettikleri türden bir insandı. Eli açıktı, yaşamayı severdi, spora fazlasıyla düşkündü. Şair ve dilci Samit Rifat'ın ağabeyiydi. Udu çok iyi çaldığından, 'Udi Rifat Bey' lakabıyla da anılırdı. Bir süre, "Kadıköy Musiki Cemiyeti"nin başkanlığını yaptı. Daha sonraları, 1930-31 yıllarına kadar, faaliyet gösteren Türk Musiki Ocağı'nı kurdu.

Peki. müziğe ilk kez ne zaman heves ettiniz? Müzisyenliğinizde babanızın tesiri oldu mu ?

 

Tabii, babamın büyük teşvikleri oldu. Trabzon'da bir yandan eczacılık yaparak geçimimi sağlar, bir yandan da futbol ve musikiyle uğraşırken, kalktı bana İstanbul'dan viyolonsel yolladı. Bir de onun bana kemence çalmayı öğretişini hâlâ hatırlarım... Bak demişti, üç tel var: re sol fa-re sol fa. Hadi bakalım...

 

Nerelerde çaldınız Cafer bey ?

İstanbul'da KAdıköy ve Eminönü halkevlerinde çaldım. Sonra, 1925'ten 1931'e kadar eczacılık yaptığım Trabzon'da çaldım. Orada Türkocağı vardı. Sonra adı Halkevi oldu. İran Şahı'na konser verdik. Mustafa kemal Atatürk'e konser verdik. Hiç unutmam, meclisinde Ruşen Eşref ile Afet hanım'ın da bulunduğu bir konserde, Atatürk ayağa kalkıp yanıma geldi ve çaldığım kemençenin ne kemençesi olduğunu sordu. Ben de Akdeniz kemençesi dememek için "Ege kemençesi Paşam" dedim. Sonra, mahalli hava rica etti. Horon çaldık.

 

Efendim, duvarlarda birtakım portreler görüyorum. Sözgelimi, şu karşıdaki sizin gençlik resminiz olmalı herhalde.

Evet, evet. benim. Vesikalık fotoğraftan trabzon'dayken Bedri Rahmi yapmıştı. Sonra bakın, yandaki büyük yağlıboya tablo da Nazım Hikmet'in annesi Celile Hanım'ın yaptığı babam Ali Rıfat Çağatay'ın portresidir.

 

Galiba, Nâzım Hikmetl'e de bir akrabalığınız var ?

Evet. Nâzım Hikmet ile Oktay Rifat akrabamdır. Oktay, amcam Samih Rifat'ın oğludur. Oktay yeni avukat çıkıp da Ankara'da çalıştığı bir dönemde, onların üçüne mükellef bir ziyafet çekmiştim.

Herhalde Orhan Veli ile Melih Cevdet'i kastediyorsunuz ?

 

Evet, evet. Onlar sacayağı gibi birbirlerinden hiç ayrılmazlardı.

 

Kaynakça:
1. Saint-Joseph Bülten. Nisan 1991, Sayı 1. Röportaj: Nihal Ün
2. Koşan Adam, Eylül 2002, S. 42, 43

 

Dokümanları sağlayan:
Sinan Tankut 1985 (Torunu)